14 Kasım 2014 Cuma

Anlayana!

Henüz anlayamadım. Muhtemelen anlayamayacağım da... Ben varım, sen varsın, biz varız, onlar var... Herkes bundan bahsetmiyor mu? Her birimiz, bir diğerimiz için öteki değil miyiz? Ben bir ötekiyim. Sen de öyle! Ötekileriz, ötekileştirdiklerimiziz...

Ben;
öteki milletin vatandaşıyım,
öteki dinin mensubuyum,
öteki görüşün kalesiyim,
öteki cinsiyettenim,
ötekinin arkadaşıyım,
seni öteki olarak sınıflandıranın ta kendisiyim.

Senin insan oluşunun benim için hiçbir önemi yok. Kafana ne taktığın, kafanın içinde ne taşıdığın, üstüne ne giydiğin vb. bilimum detay benim için çok önemli!


Benimle aynı şehirde yaşıyorsan, hemşehrimsin,
benimle aynı dinin mensubuysan, din kardeşimsin.
benimle aynı siyasi görüşün destekçisiysen, yol arkadaşımsın.
benimle aynı kitapları okuyorsan, çok zekisin.
benim dinlediğim müzikleri dinliyorsan, çok zevklisin.

Eğer desteklediğin doktrinler beni tatmin etmiyor ya da benim düşüncelerimle ters düşüyorsa, seni her an katledebilirim. Silahımla, ellerimle, sözlerimle, otoritemle... Hatta sosyal statüm bile yeter... Hele ki bir düşünce lideriysem ya da icraatlerim toplum tarafından beğeniliyorsa, sen o zaman gör... Eğer inançlıysan, yok olmak için dua edersin.

Çünkü ben;
faşistim,
komünistim,
dindarım,
ateistim,
nihilistim...

Ne olduğumun bir önemi var mı? Peki ne olduğunun bir önemi var mı? Yemeklerini en çok sevdiğim lokantanın aşçısı olsan, sürekli dinlediğim müzisyen olsan, beni en çok etkileyen yazar olsan, sevgilim, eşim, dostum, ailem olsan ne yazar !?

Sıkıyorsa benim görüşlerimi destekleme!
Sıkıyorsa başka bir partiye oy ver!
Sıkıyorsa başka bir inanca sahip ol!

İnsanlar nasıl olur da benim gibi düşünemezler, anlayamıyorum! Halbuki ben; bu çevrede, bu şehirde, bu sosyal ağda, bu ülkede en zeki insanım! İnanamıyorum! Halbuki ben, görüşlerimle, tüm bu insanlar tarafından kabul görmüş kişiyim! Anlaması güç... Anlayamam... Anlayamıyorum...

Gerçekten anlayamıyorum...
Çünkü;
benim at gözlüklerim var,
ben kibirliyim,
ben narsistim,
ben anlayışsızım...

Aslında,
Ben bir bok parçasıyım...

Aslında,
ben basit bir insanım...

Sadece,
BASİT!


Anlayana...

3 Kasım 2011 Perşembe

İyi bok yedin!

Bak yine bir gün daha harcadın. Basit bir gün daha... Görünmeyecek kadar küçük bir çizgi daha eklendi yüzünün bir yerlerine, eğlendin, üzüldün, daha iyi olur sandın kötüye gideceğini bilmeden, bir çıkmazın içindeyken mutlu oldun apansızın, burnunu karıştırırken biri görür mü kaygısı yaşamadın, sevdiğin biri yaraladı, tanımadığın biri o yarayı sardı, kedi götünü gördü, bu dert beni öldürür dedi, sanrılarında boğuldun, saçlarını boyadın, götüme benzedin, bir dost masasında can buldun, kandırdın, kendini kandırdın, büyüdün, götün büyüdü, bira göbeği yaptın, ne yalanlar duydun, ne yalanlar söyledin, tavlada ne hileler yaptın, ne yalakalar tanıdında bazen yanaştın, bazen koşarak kaçtın, kaçarken hep telefonunu kaybettin, yaşlandıkça yaşadıklarını unuttun, kazandığın tecrübeleri sildin, bi kere benim numaramı sildin, birilerini mutlu ederken birilerini berbat ettin, alkolü tattın, kendini kaybettin, ummadığın bir yerde buldun iron maiden kolyeni, aldattın, aldandın, pis çoraplarını koridordan bi kaldıramadın, taş yakından gelir dediler, kafanı yardılar, bi tokat atana öbür yanağını dön dediler, sen kıçını döndün osura osura uyudun, saçlarını yine boyadın, yine götüme benzedin, özledin, özlettin, ama hiç özlem diye arkadaşın olmadı, tükürdüğün yalamadın, yolda yürürken kaldırımlara tükürdün, çalışan kazandı, elması kızardı, bi tava patates kızartmayı beceremedin, şirindin, seksiydin, sinsiydin, komiktin, daha doğarken annenin içine sıçtın, önünü alamadık, geldin ağzımıza sıçtın, bir türlü belini toplayamadın, göt çatalın izmir'in turistik merkezlerinden sayılır oldu, biz sustuk, sen tepemize bindin, çok ağırdın, taşıyamadık, sen büyüdün, ağzın büyüdü, büyüdükçe büyüdü, o hiç durmadı, ya konuştu, ya yemek yedi, regl oldun, başımıza bela oldun, gaz yaptın, bir türlü çıkartamadın.

Ve bugün de utanmadın, bir yaşını daha doldurdun. Doğmayaydın daha iyiymiş ama olmuş artık yapacak birşey yok. İyi ki varsın lanet olası.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Düş Yeri

Anlaşılamamak, anlatamamak ve anlaşamamak... Bu üçü arasında git-gel derken onca yol katettik. Sen anlaşılamıyordun sana göre, biz anlaşamıyorduk bana göre. Yaşanan rastlantılardan ibaretti ve biz birer tesadüftük. Kafalarımız farklı yönlere bakarken, yürüdüğümüz yollar da farklıydı. Hedef belirsizdi ve biz birbiriyle kesişmeyen yollarda çarpıştık seninle. Yanlışlıklaydı hepsi. Rastlanlısaldı hislerimiz. Çünkü biz birer tesadüftük. Kaza unsuru doğan çocuklar gibiydi ilişkimiz. İstemeden doğdu ve rastgele büyüdü, şekillendi, olgunlaştı. Terimiz birbirine karışken, dışım, içine girerken, biz, birbirimizde kendimizi kaybederken düşünemedik o anların tadını. Sadece tattık. Kana kana birbirimizi içtik. Hep birbirimizi yedik. Doyamadık. Doyamadıkça birbirimize karıştık. Vasıflarımızı kaybettik, olmayan zihinlerimizi yitirdik. Kanatlarımızı körelttik. Sevmeyi, sevilmeyi bilmeden sevgili olduk; sevişmeyi öğrendik. Birbirimizdeki kendimizi keşfetmenin doyumsuz hafifliğini yaşadık. Kendimizden geçtik, birbirimizden vazgeçemedik. Öperken öğrendik koşulsuz sevmeyi. Dokunurken gördük insanın en savunmasız halini. Başkalarına karşı hep kendimizi savunurken, kendi içimizde hep birbirimizi boğazladık. Acı çektik, çektirdik. Derinlere doğru açılırken birbirimize can simidi olduk. Güvendik, güvenimizi kırdık. Bir yerden tutup tekrar yapıştırdık. Tekrar güvenimizi kırdık. Kötünün iyisi, aynı yerden hiç kırmadık. Kimi zaman kırılan sadece güven değil, biz olduk. Sarıldık, unuttuk. Sardık, ısıttık. Uzaklaştıkça üşüdük ama hiç soğumadık. Beraber büyürken oynadığımız oyunların birgün başımıza ne işler açacağını hiç göremedik. Çocuktuk, bir anda büyüdük. Arkadaştık, yakınlaştık. Dosttuk, birbirimizi sımsıkı sardık. Anneydik, koruduk. Babaydık, sahiplendik. Sevgiliydik, daha çok sevdik. Sevgiliydik, seviştik. Sevgiliydik, öldürdük.Kokunla sarhoş oldum, senden başka hayata dair ne varsa unuttum, unuttuk. Bir gün bittik. Her yerimiz yara bere içinde çıkıverdik. Kaçtık olabildiğince uzağa, yaralarımıza bizden başka pansuman yapacak kimse olmadığını unutarak. Başka ruhlarda kendi bedenlerimizi ararken hatırladık bir daha ne başkasıyla ne birbirimizle aynısını yaşayamayacağımızı...

28 Haziran 2011 Salı

Yalnızlık Salaklara Mahsustur


Bazen cümlelere gerek yoktur. Öyle bir an gelir ki; küçücük bir paylaşım yeter onlarca hissiyatı tasvir etmeye... Herkes sussa, şarkı çalsa, hepimiz kendimizce bir anlam çıkarsak, en sonunda ise ortak bir noktada buluşsak sessizce. Bizden yoğurt olmaz be Turgut. Bu şarkı bize gelsin yavru kuşum. @gemidiregi Seren K.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Kusurlu Güven

Bir anlığına sıyrılın O'nun dışındaki herşeyden... Pişmanlık insanlara dair; yaşadıklarından, yaşattıklarından, yaşarttığın gözlerden, ruhen yaşlandırdıklarından utanç duyabilirsin. Ne kadar da doğal hepsi. Farkında değilsin ama aslında herşey olması gerektiği gibi. Yoo hayır, bildiğiniz kaderden söz etmiyorum. Senin yazdığın senaryodan bahsediyorum. Kul, kendine kader biçer. Sonra da utanmadan yazdıklarına isyan eder, önüne geçmeye çalışır. O da kalsın olduğu gibi. Bu kadar çıplakken insanların arasında, böyle küçük şeyleri bu an için gizlemeye hiç gerek yok. En azından kendinden saklama. Yazdıklarını unutmak, silmek de neymiş? Her biri artık senin bir parçan, onlarla yaşamaya alış ki bir daha aynı pişmanlıkları duymak zorunda kalma. Ama herşeyden sıyrılın diyorum, yani önyargılarınızdan da. Çıkarın o at gözlüklerini, bunu size O takmış olsa dahi... Şimdi O'na bakma zamanı. Ne kadar basit ve yalın. Ne kadar da saf ve savunmasızsınız. Birbirinize koşulsuz güveneceğiniz tek an buydu. Bu anın tadını çıkarın. Aslında nasıl kirlendiğimiz, kirlettiğimiz ortada; telafi edilemeyecek düzeyde. Haydi bakalım artık yeniden kuşku duyma zamanı, arkanızı iyi kollayın. Beyninizdeki kurtcuklara da hakim olun; gereğinden fazla kemirmesinler.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Sana Hiç Böyle Sarılmamıştım


Sonsuz, kıyasıya bir savaştı yaşadığım seninle.... Önce kim tükenecek diye bekliyorduk. Kim köle olacak, kim efendi kalacak...Birbirimizin en zayıf, en kırılgan yerlerini belleğimizin kıyıcı yanına durmadan kazıyorduk. Aşkta yenilmek korkusu hep pusudaydı...Aşkta yenilmek korkusu çocukluğumuzun yaralarını kanatıyordu durmadan...Aşkta yenilirsek tekmil bütün hayatımız anlamı yitirecek, çöküp gidecek sanıyorduk...

 
Birbirimize yenilirsek çocukluğumuzun yaraları bir daha hiç kapanmayacak diye korkuyorduk... Birbirimizi acıtacak sözler karnımızda birikip duruyordu... Derinlerime öyle çok girmiştin ki tanıyamıyordum artık kendimi. Bu ben miydim...Durmadan soruyordum kendime, bu sen misin, diye...Neler söylüyordum sana...Seni önce düzenin insanı olmakla, güçlü ve başarılı olmak için kişiliğinden taviz vermekle , yüzeysellikle suçluyor, bunları söyledikten kısa bir süre sonra seni çok sevdiğimi, beni bırakıp gidersen bu acıya dayanamayacağımı söylüyordum. Bir söylediğim, öbür söylediğimi tutmuyordu...
 
Hem benden kopup uzaklaşmanı, böylelikle özgür kalmayı istiyor, sen benden biraz olsun uzaklaşmaya başladığında ise bir köle gibi ayaklarına kapanıyordum...

Aşkla, sevgiyle ilgili bildiğim ve yazdığım her şeyi unutmuştum... Sanki bir virüs girmişti kanıma. Ateşli ve beni durmadan aşağıya çeken bir hastalığa tutulmuştum. Bu hastalıktan kurtulmak için bildiğim bütün yöntemler beni daha fazla hasta etmekten başka bir işe yaramıyordu. Kurtulmak için ne yapsam biraz daha sana batıyordum...Senin ruhuna girince kaderini ele geçirir, böylelikle kendimi daha iyi savunurum sanıyordum...Oysa bana göre öyle derindeydi ki ruhun...Öyle derindekiydi kaderin...Senden de derinde...Senden de Uzakta...
 
Yaralı düşler örtmüştü üzerini ruhunun...Kaderini korkular, hayal kırıklıkları, güvensizlikler gizlemişti o en derinlere...Suyun en dibinde, gözlerin kapalı sürükleniyordun orada...Oradaydın görüyordum. Başımı kalbine dayıyordum. Soluk, üşüyen bir nabız atıyordu. Yüzün bembeyaz, kıpırtısız. Ellerin şimdikinden çok daha küçük, bir çocuğun elleri gibi savunmasız, birbirine kenetlenmiş, buruş buruştu...Dudakların hafifçe aralıktı...Bir şeyler söylemeye çalışıyordun, ama sözcükler çıkmıyordu ağzından...
 
Yüzüne uzaklardan bir yerden kızıl bir ışık vuruyordu...O kızıl ışığın ardında yitirdiğimiz cennetler, hiç tükenmeyecek aşklar,parlak, masum güneşler vardı...Öyle kırılgan, öyle dağılıp gidecek gibi duruyordun ki ne yapacağımı bilemiyordum...Öyle büyülenmiş, öyle sonsuz bir hüzünle bakıyordum ki sana, bir türlü gözlerimi sende alamıyordum. Seni oradan nasıl çıkartacağımı bilemeden bekliyordum bu derinlikte...
 
Vurgun yemek dedikleri buydu sanırım...Bu işte diyordum, sevdiğim insan bu... Suyun derinliklerinde üzeri ölü nilüferlerle, yaralı düşlerle örtülü sürüklenip duran...

Seni ilk gördüğümde bu halini görmüş olmalıydım. Seni gördüğüm o ilk , o kısacık anda içimdeki o sızı ilk oraya inmiş olmalıydı...Benim bile fark edemediğim bir kendimden geçme halimdi şimdi beni bu hale sokan. Emindim, ilk orada görmüştüm seni, sonra yeniden suyun yüzeyine çıkıp buradaki ellerini tutmuştum hemen o anda...Bütün kalkanlarımı sıyırıp atmıştım yüreğimden...Bütün ağırlıklarımdan o anda kurtulmuştum.

Ne olacaksa olsun dememiştim hiç. Ne olacaksa hemen olsun , demiştim...Sonu ne olur, diye hiç düşünmemiştim. O son neyse, mutlaka olsun, demiştim...Gördüğüm sen değildin aslında...Sende gördüğüm suyun derinliklerinde yıllardır yaşayan halindi...Orada, yaralı düşlerinle, dünya korkusuyla bırakıp gelmiştin kendini buraya...
 
Her şeyini orada bırakıp gelmiştin...Aşkını, kaderini, şiirlerini, düşlerini, ölümünü, masumiyetini, ilk yaz sevinçlerini...Bu yüzden ülkeni hiç terk etmesen de hep bir mülteci gibi yaşıyordun gittiğin her yerde...Oysa uzansan dokunabilirdin masumiyetine...Elinde kalanlarla yetinmeyi bilseydin aşkınla ve ölümünle göz göze gelebilirdin...Bağırsan duyurabilirdin sesini kaderine...Biraz soluksuz kalmayı göze alabilseydin hayatının şiirini okuyabilirdin...

Bunları yapabilmek için çok sevdiğin, çok güvendiğin birini beklediğini söylüyorsun kendine...
Biliyorum beni çok seviyordun, ama bana güvenmiyordun...Bana güvenmediğin için suların altındaki halini görmemi istemiyordun. O zayıf, o korunaksız, o kimsesiz halini dışarı çıkarıp seninle buluşturmamı istemiyordun...Bana güvenmediğin için o halini görmemden gizli bir utanç duyuyordun...

Beni böyle, bu halimle sev, olduğum gibi kabullen diyordun...Seni nasıl bu halinle sevebilir, olduğun gibi kabul edebilirdim ki...Öylesine kopmuş, öylesine uzaklaşmıştın, yabancılaşmıştın ki derinlerdeki halinden...Bana asıl acı veren de bu kendinden kopup uzaklaşmış halindi...Nasıl bilmezlikten gelirdim o suların altında yıllardır duran seni...Sana duyduğum sevgi o derinliklerde sakladığın halinden yükseliyordu yukarıya doğru...
 
Diplerde saklı ne varsa...Bu aşkın bütün bilinmezleri orada gizliydi. Ansızın aramızda oluşan o nedeni belirsiz sessizliklerin, hiç beklemediğimiz bir anda içimizde büyüyen o zehirli boşlukların anlamı orada gizliydi bence...

Durmadan ayrılıp yeniden bir araya gelmemiz bu yüzdendi...Ayrılıkların acısına dayanamadığımız için suların altında can çekişen ruhlarımızı unutmaya çalışıp, oyunlarla yaşamaya devam etmemiz bu yüzdendi...

Sonsuz, kıyasıya bir savaş yaşadığımız seninle...
Durmak nedir bilmeden süren bir kimlik savaşıydı bu...
Sen beni anlamıyorsun...Hayır,onu demek istemedim

Sen beni ısrarla yanlış anlamak istiyorsun...Hep senin istediğin yerlere gidiyoruz,bir kerede benim istediğim yere...Hep sen önemlisin, senin isteklerin...Bencilsin, kendini bana vermiyorsun...Sanki bir bedel ödetiyorsun bana, senin bana hiç tahammülün kalmamış...Bu ilişkide hep veren taraf benim, sen hiçbir şey yapmıyorsun...Seninle aynı şeyleri düşünmek zorunda değilim...Sahiplenmek istiyorsun beni, bazen sorgulamalarından soluk alamıyorum...Asıl sen sorguluyorsun beni durmadan, bir kerede olduğum gibi sevsene..Senin bana yaptıklarını ben sana yapsam...Niye bu hale geldik biz....İstersen bırak beni..
 
Sensiz yaşayamam, bırakma beni...Ben senin her şeyini düşünüyorum, bir gün olsun neye ihtiyacın var diye sordun mu, hep başkaları, hep başkaları...Ne oldu, yine ne yaptım...Yok bir şey...Nasıl yok bir şey...Üstüme gelme, yeter artık...Ama bil ki artık seni eskisi gibi...

İşte böyle sürüp giderdi kavgalarımız...Kanımız durmadan akardı kirli bir su gibi...Birbirimizin enerjisini tüketip dururduk...Kim kimi mahkum edecek..Kim kimde daha fazla suçluluk duygusu uyandıracak...Kim kime daha çok boyun eğdirecekti...Kim efendi, kim köle olacaktı...Ama hangimize sorsalar bu savaşı birbirimizi çok sevdiğimiz ve bu sevgiyi kanıtlamak için sürdürdüğünü söyleyecekti...Bu savaşı ilişkimizi kurtarmak için veriyorduk, ama ne tuhaftı ki ilişkimizi kurtarmak için harcadığımız her çaba, söylediğimiz her söz ilişkimizi içinden çıkılmaz bir hale getirir, bir şeyleri kurtarmak istedikçe daha da batırırdık..
.
Tam bir şeyleri çözdüğümüzü sandığımız anda birimizin bir sözüyle yeniden savaş başlar, yeniden başladığımız yere dönerdik...Belleğimizin çekmecelerinde birbirimizi incitecek sözler ve anılar bittikçe çoğalırdı...

Bu hayat bizim değildi, bizim değildi bu dinmeyen kavgalar sevgili...Bizi durmadan tüketen bu savaş bizim değildi...Bu kapıyı vurup çekip gitmeler, bu kaprisler, bu boş gururlar, ağlayışlar, aldanmalar, bu aldatışlar, hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlamalar, bu sahte ayrılıklar bizim değildi...Bizim olan derinlerde, suların diplerinde yatan; görmekten, yüzleşmekten korktuğumuz, utandırır, bize güçsüz bırakır, diye o yıllardır kimsesiz bıraktığımız ruhlarımızdı...

Sana kızmıyorum, seni anlıyorum, bu bana çok acı verse de...Sana kızmıyorum, benim öfkem hayata...Nasıl bir hayat ki bu öfke, sevginle güvenini birbirinden böyle acımasızca ayırmış...Nasıl bir hayat ki bu, deliler gibi sevdiğin birine çok isteyip de bir türlü güvenemiyordun. Onu ne kadar sevsen de, bir gün seni hiç beklemediğin bir anda bırakıp, çekip gidecek diyecek korkuyordun...Bu korku, bu güvensizlik yüzünden güçsüzlüğünü, zaaflarını, suların altında yıllardır gizlenmiş duran halini saklıyordun ondan...O arada öylece dursun istiyordun, suların altında, üzerinde can çekişen düşler, üşümüş, kenetlenmiş elleriyle, kapalı gözleri, o soluksuz kalmış yüzüyle dursundu orada...
 
Yıllardır kimsesiz bıraktığın, bir kez olsun yanına uğramadığın, unutmak isteyip hatta çoğu kez başardığın o halini en sevdiğin insandan bile saklayıp duruyordun...Çünkü kimi çok sevsen çekip gitmiş, kimi sevsen hayat geçmişti önüne. Yıllar sevgini alamamıştı senden, ama güvenmek, güvenip biriyle her şeyini paylaşmak, işte hayat bunu almıştı elinden...Sevgin bu yüzden hep tek kanatlı bir kuş gibi kalmıştı...
 
Güvenmeden de olur , sevince her şey olur sanmış, uçmak istemiş, ama uçamamıştın...Sevmiş, ama korkuların bitmemişti; sevmiş, ama atamamıştın bir türlü içindeki her an her şeyini kaybedeceğin duygusunu...Sevgin sana seni unutturur sanmış, ama bir türlü unutamamıştın kendini...Diplerde yatan o derin kederin peşini hiç bırakmamıştı. Bu kederin ve kalbine kazınmış korkular yüzünden hem yalnız kalmak istiyor, ama yalnızlığa da bir süre katlanıyor, ama sonra o da sana büyük bir acı vermeye başlıyordu...
 
Hatta hep sormuştun kendine: Sevdiğim halde, neden istediğim gibi mutlu olamıyorum, neden bırakamıyorum kendimi, ne tutuyor beni; bu kaybetme korkusu, bu derin endişe, bu hüzün nereden geliyor, diye..Ama bu sorular seni hep aynı yere getiriyordu...Suların altında , ama elini uzatsan dokunabileceğin kaderine getiriyordu...O yıllardır suların altında bıraktığın gözleri kapalı, yüzü soluk, elleri kenetlenmiş haline getiriyordu...Ama ne zaman onunla yüz yüze gelsen başını çeviriyor, o yokmuş gibi davranıyordun...

Senin için sevmek geçmişe, suların altına hiç bakmamak, bütün bunları unutarak hayatı olduğu gibi hiç sorgulamadan sürdürmekti...

Bir akşam seninle yine o bildik kavgalarımızdan birini yaşıyorduk...Sen beni hiç anlamadın...Sen beni hiç sevmedin'le başlayan ve böyle devam eden kimlik savaşlarımızdan biriydi yine...Yine belleğimizin çekmecelerinden hiç unutmadığımız anılar ve olaylar çıkıp gelmişti orta yere...Mutfaktaydık, yeter artık beni sorgulamayı bırak, demiş ve ağlamaya başlamıştın.
 
Sen ağlamaya başlayınca ben ne yapacağımı bilemez, kalbim sıkışırdı.Bir ara nefes almak için pencereyi açmış ve derin derin soluk almaya başlamıştım. Ağlayışlarına ve ona eşlik eden sözlerini duymak istemiyordum, ama elimde değildi, duyuyordum. Öylesine acı çekiyordum söylediklerinden kendimi korumak için ve seni susturabilmek için ben de sana ağır bir şey söylüyordum. Çünkü sana yanıt vermezsem, susarsam, kendimi savunmazsam, sana olan sevgimi yitireceğimi düşünüyordum.
 
Seni yitirmemek için, sana acı veriyor, sana acı verdikçe seni ne kadar sevdiğimi sana anlatmak istiyordum...Çığlıklar, ağlayışlar, kapıları çarpmalar, haykırışlar eşliğinde sürüp gidiyordu her zamanki kavgamız...Tam kavgamızın orta yerinde kapının zili çaldı.Birden durduk. Kapıyı dinledik. Zil yeniden çaldı...Öyle perişan, öyle dağılmış bir haldeydim ki kapıyı açma gücünü bulamamıştım kendimde...Hemen arka odaya kaçıp gizlendim...
 
Her zaman olduğu gibi sana bıraktım ne yapılması gerekiyorsa...Saklandığım odanın karanlığında ışığını hiç açmadan kulağımı dışardan gelen seslere verdim...Gidip kapıyı açtın. Sonra otomata bastın. Sonra, buyurun, hoş geldiniz, ne iyi yaptınız da geldiniz, diyen sesini duydum. Misafirleri hiçbir şey olmamış gibi karşılayan sesine önce şaşırmış, sonra garip bir hayranlık duymuştum...Gülüşmeler, selamlaşmalar , şakalar eşliğinde misafir odasına geçtiniz...Gelenler beni sordu, sen yine birden bire o konuksever ve neşeli halinle, benim için; biraz yorgundu, uzanmak istedi, siz rahatınıza bakın, ben geldiğinizi ona şimdi söylerim, o da çok sevinecek duyduğunda, dedin onlara...
 
Uyandırmayın, biz öylesine bir uğradık, dedi gelenlerden biri...Sonra saklandığım odanın kapısını açıp, sanki hiç kavga etmemişiz, birbirimizi hiç kırmamış gibi o sevinçli ve mutlu sesinle: Misafirlerimiz geldi, seni bekliyorlar, bekletme onları, sen onlara hoş geldin, derken, ben de bir şeyler hazırlarım, dedin...
 
Çıkmıyorum ,diyemezdim sana, ama aslında böyle demeyi hiç istemiyordum. Dışarı çıkıp omuzlarından hayatın yükünü almak, bu oyuna ben de katılmak istiyordum. Senden tamamen kopmak istediğim bir anda sana ne denli derinden bağlandığımı hissetmiştim o an...Kölen miydim, efendin mi; suçlu muydum, suçsuz muydum...Ben mi boyun eğmiştim sana, sen mi bana...Hiç düşünmüyordum bunları o an...Düşündüğüm senin l hiçbir şey olmamış gibi hayata kaldığı yerden nasıl devam etme gücü bulduğundu...
 
Ve işin garibi bu gücü bulduğun için sana neden derin bir bağlılık hissi duyduğumdu...

Kendimi topladıktan sonra misafirlerin yanına gittim. Onlara, hoş geldiniz, dedikten ve gönüllerini alan birkaç şey söyledikten sonra sana mutfağa, yanına geldim...Mutfakta bardakları hazırlıyor, o becerikli ellerinle tabaklara meyveler ve yemekler koyuyordun. Sırtın bana dönüktü...O an derin bir ürperti duydum...Çünkü sırtında yıllardır derinlerde, suların dibinde olduğunu sandığım o halin sana sımsıkı sarılmış bir şekilde duruyordu...
 
Hep gördüğüm gibi gözleri kapalı, elleri kenetlenmiş, yüzü soluk, nabzı durdu duracak haliyle...Eğilip öpmek istedim onu...Birden geriye dönüp sarıldın bana...Sarıl bana dedin, sen de sarıl...Beni bırakmazsan, beni seversen onu da sevmiş olursun, bak ben buradayım, o da burada..Onu hiç yanımdan ayırmadım ki...

Sarıldım sana ve anladım ki sana bugüne kadar hiç böyle sarılmamışım ben...İşte o an öbür kanadını da gördüm...Hep derinlerde, hep suların altında sandığım kanadını...

Cezmi Ersöz - Kambüs dergisinden...

27 Nisan 2011 Çarşamba

Bakın ne buldum!

   Bazen öyle bir an geliyor ki; dur diyorum. Siz bi durun. Ben bi durayım. Biraz susalım. İlkönce ne düşündüğümü, ne yaptığımı anımsamaya çalışıyorum. Neden dur dediğimi düşünüyorum. Eğer anımsayabildiysem sürdürüyorum tepkimi. Önce bi nefes almam gerekiyor, etrafımı açın istiyorum. Zor olan çekici mi gelmiyor yoksa çekici gelen zorlamıyor mu şu hayatta artık bilmiyorum. Basit olsa da hayat bi bok farketmiyor aslında. Yaşa işte yani niye kastın ki bu kadar çok halt yemeye.
   
   Derdin mutlu ölmek değil mi? Hepsi gırgır aslında! Yine dur. Ben konuşuyorum hala. Hep dinlemekle olmuyor. Kafamı kaldırdığımda biriyle gözgöze geleyim istiyorum. Ben konuşmadan o anlasın, henüz anlatmaya karar vermiş ve vazgeçmemişken. Bir bakış yakalasamda bırakmasam. Biraz susmayacağım ben bu gece. Henüz serzenişim bitmedi, daha diyeceklerim var. Bak burada bir his var. Ne zaman koydum onu oraya bilmiyorum. Nerde kullanıyoduk lan bunu?! Durun! Bildim şimdi, ben bu hissi ara ara takardım. Hangi kıyafete uygun olduğunu gözetmeksizin geçirirdim işte üzerime gelişigüzel. 'Boşvermişlik'. Adı buydu işte. Ben koymadım bunu. Zaten bir sürü insan da kullanıyor genelde bu ad altında. Doğrusu şu ki bana da bi şarapçının hediyesiydi. Onun hayatındaki en değerli kavrammış bu. Beni o kadar sevdi ki, al sen de kullanabilirsin dedi. Aldım. Uzun zaman kullandım. Sanırım sonrasında bi tanıdıkta unuttum onu. Uzun zaman o ahbapla görüşemeyince geri alamadım işte. Nasıl olduysa, kimle gönderdiyse artık bana tekrar ulaştırmış onu bu eski tanıdık. Üzerinde de bir not: "o kadar çok işime yaradı ki geri gönderesim gelmedi". Sevgili "boşvermişliğimi" uzun zaman alıkoymuş olmasına, bu samimi notu görünce kızmaktan vazgeçtim.

   Her neyse, açıkçası nasıl kullanıldığını da unutmuşum. Bi deneyim dedim, geçtim telefonun karşısına; kendime baktım. Aynaya. Ya gerçekten yakışmadı, ya da gözümün buna yeniden alışması gerekiyor. Öyle kolay değil işte. Ama kullananlara çok yakışıyor yahu bana niye olmadı şimdi? Muhtemelen atladığım bir kaç nokta var, tekrardan bunları da hatırlamalıyım.

   Bu unutkanlığımı sorguladığımda aldığım cevaplar konusunda da bi emin oluversemde sorunu çözüversek bi anda. Sıkıntının kaynağını da biliyorum aslında. Menzil meselesi anladın mı? Yine menzil. Hep o Var, lanet olsun ki şimdi yine burada. Hadi biri anlatsın; ben şimdi nasıl kullanacağım bu boşvermişliği?