25 Mayıs 2011 Çarşamba

Sana Hiç Böyle Sarılmamıştım


Sonsuz, kıyasıya bir savaştı yaşadığım seninle.... Önce kim tükenecek diye bekliyorduk. Kim köle olacak, kim efendi kalacak...Birbirimizin en zayıf, en kırılgan yerlerini belleğimizin kıyıcı yanına durmadan kazıyorduk. Aşkta yenilmek korkusu hep pusudaydı...Aşkta yenilmek korkusu çocukluğumuzun yaralarını kanatıyordu durmadan...Aşkta yenilirsek tekmil bütün hayatımız anlamı yitirecek, çöküp gidecek sanıyorduk...

 
Birbirimize yenilirsek çocukluğumuzun yaraları bir daha hiç kapanmayacak diye korkuyorduk... Birbirimizi acıtacak sözler karnımızda birikip duruyordu... Derinlerime öyle çok girmiştin ki tanıyamıyordum artık kendimi. Bu ben miydim...Durmadan soruyordum kendime, bu sen misin, diye...Neler söylüyordum sana...Seni önce düzenin insanı olmakla, güçlü ve başarılı olmak için kişiliğinden taviz vermekle , yüzeysellikle suçluyor, bunları söyledikten kısa bir süre sonra seni çok sevdiğimi, beni bırakıp gidersen bu acıya dayanamayacağımı söylüyordum. Bir söylediğim, öbür söylediğimi tutmuyordu...
 
Hem benden kopup uzaklaşmanı, böylelikle özgür kalmayı istiyor, sen benden biraz olsun uzaklaşmaya başladığında ise bir köle gibi ayaklarına kapanıyordum...

Aşkla, sevgiyle ilgili bildiğim ve yazdığım her şeyi unutmuştum... Sanki bir virüs girmişti kanıma. Ateşli ve beni durmadan aşağıya çeken bir hastalığa tutulmuştum. Bu hastalıktan kurtulmak için bildiğim bütün yöntemler beni daha fazla hasta etmekten başka bir işe yaramıyordu. Kurtulmak için ne yapsam biraz daha sana batıyordum...Senin ruhuna girince kaderini ele geçirir, böylelikle kendimi daha iyi savunurum sanıyordum...Oysa bana göre öyle derindeydi ki ruhun...Öyle derindekiydi kaderin...Senden de derinde...Senden de Uzakta...
 
Yaralı düşler örtmüştü üzerini ruhunun...Kaderini korkular, hayal kırıklıkları, güvensizlikler gizlemişti o en derinlere...Suyun en dibinde, gözlerin kapalı sürükleniyordun orada...Oradaydın görüyordum. Başımı kalbine dayıyordum. Soluk, üşüyen bir nabız atıyordu. Yüzün bembeyaz, kıpırtısız. Ellerin şimdikinden çok daha küçük, bir çocuğun elleri gibi savunmasız, birbirine kenetlenmiş, buruş buruştu...Dudakların hafifçe aralıktı...Bir şeyler söylemeye çalışıyordun, ama sözcükler çıkmıyordu ağzından...
 
Yüzüne uzaklardan bir yerden kızıl bir ışık vuruyordu...O kızıl ışığın ardında yitirdiğimiz cennetler, hiç tükenmeyecek aşklar,parlak, masum güneşler vardı...Öyle kırılgan, öyle dağılıp gidecek gibi duruyordun ki ne yapacağımı bilemiyordum...Öyle büyülenmiş, öyle sonsuz bir hüzünle bakıyordum ki sana, bir türlü gözlerimi sende alamıyordum. Seni oradan nasıl çıkartacağımı bilemeden bekliyordum bu derinlikte...
 
Vurgun yemek dedikleri buydu sanırım...Bu işte diyordum, sevdiğim insan bu... Suyun derinliklerinde üzeri ölü nilüferlerle, yaralı düşlerle örtülü sürüklenip duran...

Seni ilk gördüğümde bu halini görmüş olmalıydım. Seni gördüğüm o ilk , o kısacık anda içimdeki o sızı ilk oraya inmiş olmalıydı...Benim bile fark edemediğim bir kendimden geçme halimdi şimdi beni bu hale sokan. Emindim, ilk orada görmüştüm seni, sonra yeniden suyun yüzeyine çıkıp buradaki ellerini tutmuştum hemen o anda...Bütün kalkanlarımı sıyırıp atmıştım yüreğimden...Bütün ağırlıklarımdan o anda kurtulmuştum.

Ne olacaksa olsun dememiştim hiç. Ne olacaksa hemen olsun , demiştim...Sonu ne olur, diye hiç düşünmemiştim. O son neyse, mutlaka olsun, demiştim...Gördüğüm sen değildin aslında...Sende gördüğüm suyun derinliklerinde yıllardır yaşayan halindi...Orada, yaralı düşlerinle, dünya korkusuyla bırakıp gelmiştin kendini buraya...
 
Her şeyini orada bırakıp gelmiştin...Aşkını, kaderini, şiirlerini, düşlerini, ölümünü, masumiyetini, ilk yaz sevinçlerini...Bu yüzden ülkeni hiç terk etmesen de hep bir mülteci gibi yaşıyordun gittiğin her yerde...Oysa uzansan dokunabilirdin masumiyetine...Elinde kalanlarla yetinmeyi bilseydin aşkınla ve ölümünle göz göze gelebilirdin...Bağırsan duyurabilirdin sesini kaderine...Biraz soluksuz kalmayı göze alabilseydin hayatının şiirini okuyabilirdin...

Bunları yapabilmek için çok sevdiğin, çok güvendiğin birini beklediğini söylüyorsun kendine...
Biliyorum beni çok seviyordun, ama bana güvenmiyordun...Bana güvenmediğin için suların altındaki halini görmemi istemiyordun. O zayıf, o korunaksız, o kimsesiz halini dışarı çıkarıp seninle buluşturmamı istemiyordun...Bana güvenmediğin için o halini görmemden gizli bir utanç duyuyordun...

Beni böyle, bu halimle sev, olduğum gibi kabullen diyordun...Seni nasıl bu halinle sevebilir, olduğun gibi kabul edebilirdim ki...Öylesine kopmuş, öylesine uzaklaşmıştın, yabancılaşmıştın ki derinlerdeki halinden...Bana asıl acı veren de bu kendinden kopup uzaklaşmış halindi...Nasıl bilmezlikten gelirdim o suların altında yıllardır duran seni...Sana duyduğum sevgi o derinliklerde sakladığın halinden yükseliyordu yukarıya doğru...
 
Diplerde saklı ne varsa...Bu aşkın bütün bilinmezleri orada gizliydi. Ansızın aramızda oluşan o nedeni belirsiz sessizliklerin, hiç beklemediğimiz bir anda içimizde büyüyen o zehirli boşlukların anlamı orada gizliydi bence...

Durmadan ayrılıp yeniden bir araya gelmemiz bu yüzdendi...Ayrılıkların acısına dayanamadığımız için suların altında can çekişen ruhlarımızı unutmaya çalışıp, oyunlarla yaşamaya devam etmemiz bu yüzdendi...

Sonsuz, kıyasıya bir savaş yaşadığımız seninle...
Durmak nedir bilmeden süren bir kimlik savaşıydı bu...
Sen beni anlamıyorsun...Hayır,onu demek istemedim

Sen beni ısrarla yanlış anlamak istiyorsun...Hep senin istediğin yerlere gidiyoruz,bir kerede benim istediğim yere...Hep sen önemlisin, senin isteklerin...Bencilsin, kendini bana vermiyorsun...Sanki bir bedel ödetiyorsun bana, senin bana hiç tahammülün kalmamış...Bu ilişkide hep veren taraf benim, sen hiçbir şey yapmıyorsun...Seninle aynı şeyleri düşünmek zorunda değilim...Sahiplenmek istiyorsun beni, bazen sorgulamalarından soluk alamıyorum...Asıl sen sorguluyorsun beni durmadan, bir kerede olduğum gibi sevsene..Senin bana yaptıklarını ben sana yapsam...Niye bu hale geldik biz....İstersen bırak beni..
 
Sensiz yaşayamam, bırakma beni...Ben senin her şeyini düşünüyorum, bir gün olsun neye ihtiyacın var diye sordun mu, hep başkaları, hep başkaları...Ne oldu, yine ne yaptım...Yok bir şey...Nasıl yok bir şey...Üstüme gelme, yeter artık...Ama bil ki artık seni eskisi gibi...

İşte böyle sürüp giderdi kavgalarımız...Kanımız durmadan akardı kirli bir su gibi...Birbirimizin enerjisini tüketip dururduk...Kim kimi mahkum edecek..Kim kimde daha fazla suçluluk duygusu uyandıracak...Kim kime daha çok boyun eğdirecekti...Kim efendi, kim köle olacaktı...Ama hangimize sorsalar bu savaşı birbirimizi çok sevdiğimiz ve bu sevgiyi kanıtlamak için sürdürdüğünü söyleyecekti...Bu savaşı ilişkimizi kurtarmak için veriyorduk, ama ne tuhaftı ki ilişkimizi kurtarmak için harcadığımız her çaba, söylediğimiz her söz ilişkimizi içinden çıkılmaz bir hale getirir, bir şeyleri kurtarmak istedikçe daha da batırırdık..
.
Tam bir şeyleri çözdüğümüzü sandığımız anda birimizin bir sözüyle yeniden savaş başlar, yeniden başladığımız yere dönerdik...Belleğimizin çekmecelerinde birbirimizi incitecek sözler ve anılar bittikçe çoğalırdı...

Bu hayat bizim değildi, bizim değildi bu dinmeyen kavgalar sevgili...Bizi durmadan tüketen bu savaş bizim değildi...Bu kapıyı vurup çekip gitmeler, bu kaprisler, bu boş gururlar, ağlayışlar, aldanmalar, bu aldatışlar, hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlamalar, bu sahte ayrılıklar bizim değildi...Bizim olan derinlerde, suların diplerinde yatan; görmekten, yüzleşmekten korktuğumuz, utandırır, bize güçsüz bırakır, diye o yıllardır kimsesiz bıraktığımız ruhlarımızdı...

Sana kızmıyorum, seni anlıyorum, bu bana çok acı verse de...Sana kızmıyorum, benim öfkem hayata...Nasıl bir hayat ki bu öfke, sevginle güvenini birbirinden böyle acımasızca ayırmış...Nasıl bir hayat ki bu, deliler gibi sevdiğin birine çok isteyip de bir türlü güvenemiyordun. Onu ne kadar sevsen de, bir gün seni hiç beklemediğin bir anda bırakıp, çekip gidecek diyecek korkuyordun...Bu korku, bu güvensizlik yüzünden güçsüzlüğünü, zaaflarını, suların altında yıllardır gizlenmiş duran halini saklıyordun ondan...O arada öylece dursun istiyordun, suların altında, üzerinde can çekişen düşler, üşümüş, kenetlenmiş elleriyle, kapalı gözleri, o soluksuz kalmış yüzüyle dursundu orada...
 
Yıllardır kimsesiz bıraktığın, bir kez olsun yanına uğramadığın, unutmak isteyip hatta çoğu kez başardığın o halini en sevdiğin insandan bile saklayıp duruyordun...Çünkü kimi çok sevsen çekip gitmiş, kimi sevsen hayat geçmişti önüne. Yıllar sevgini alamamıştı senden, ama güvenmek, güvenip biriyle her şeyini paylaşmak, işte hayat bunu almıştı elinden...Sevgin bu yüzden hep tek kanatlı bir kuş gibi kalmıştı...
 
Güvenmeden de olur , sevince her şey olur sanmış, uçmak istemiş, ama uçamamıştın...Sevmiş, ama korkuların bitmemişti; sevmiş, ama atamamıştın bir türlü içindeki her an her şeyini kaybedeceğin duygusunu...Sevgin sana seni unutturur sanmış, ama bir türlü unutamamıştın kendini...Diplerde yatan o derin kederin peşini hiç bırakmamıştı. Bu kederin ve kalbine kazınmış korkular yüzünden hem yalnız kalmak istiyor, ama yalnızlığa da bir süre katlanıyor, ama sonra o da sana büyük bir acı vermeye başlıyordu...
 
Hatta hep sormuştun kendine: Sevdiğim halde, neden istediğim gibi mutlu olamıyorum, neden bırakamıyorum kendimi, ne tutuyor beni; bu kaybetme korkusu, bu derin endişe, bu hüzün nereden geliyor, diye..Ama bu sorular seni hep aynı yere getiriyordu...Suların altında , ama elini uzatsan dokunabileceğin kaderine getiriyordu...O yıllardır suların altında bıraktığın gözleri kapalı, yüzü soluk, elleri kenetlenmiş haline getiriyordu...Ama ne zaman onunla yüz yüze gelsen başını çeviriyor, o yokmuş gibi davranıyordun...

Senin için sevmek geçmişe, suların altına hiç bakmamak, bütün bunları unutarak hayatı olduğu gibi hiç sorgulamadan sürdürmekti...

Bir akşam seninle yine o bildik kavgalarımızdan birini yaşıyorduk...Sen beni hiç anlamadın...Sen beni hiç sevmedin'le başlayan ve böyle devam eden kimlik savaşlarımızdan biriydi yine...Yine belleğimizin çekmecelerinden hiç unutmadığımız anılar ve olaylar çıkıp gelmişti orta yere...Mutfaktaydık, yeter artık beni sorgulamayı bırak, demiş ve ağlamaya başlamıştın.
 
Sen ağlamaya başlayınca ben ne yapacağımı bilemez, kalbim sıkışırdı.Bir ara nefes almak için pencereyi açmış ve derin derin soluk almaya başlamıştım. Ağlayışlarına ve ona eşlik eden sözlerini duymak istemiyordum, ama elimde değildi, duyuyordum. Öylesine acı çekiyordum söylediklerinden kendimi korumak için ve seni susturabilmek için ben de sana ağır bir şey söylüyordum. Çünkü sana yanıt vermezsem, susarsam, kendimi savunmazsam, sana olan sevgimi yitireceğimi düşünüyordum.
 
Seni yitirmemek için, sana acı veriyor, sana acı verdikçe seni ne kadar sevdiğimi sana anlatmak istiyordum...Çığlıklar, ağlayışlar, kapıları çarpmalar, haykırışlar eşliğinde sürüp gidiyordu her zamanki kavgamız...Tam kavgamızın orta yerinde kapının zili çaldı.Birden durduk. Kapıyı dinledik. Zil yeniden çaldı...Öyle perişan, öyle dağılmış bir haldeydim ki kapıyı açma gücünü bulamamıştım kendimde...Hemen arka odaya kaçıp gizlendim...
 
Her zaman olduğu gibi sana bıraktım ne yapılması gerekiyorsa...Saklandığım odanın karanlığında ışığını hiç açmadan kulağımı dışardan gelen seslere verdim...Gidip kapıyı açtın. Sonra otomata bastın. Sonra, buyurun, hoş geldiniz, ne iyi yaptınız da geldiniz, diyen sesini duydum. Misafirleri hiçbir şey olmamış gibi karşılayan sesine önce şaşırmış, sonra garip bir hayranlık duymuştum...Gülüşmeler, selamlaşmalar , şakalar eşliğinde misafir odasına geçtiniz...Gelenler beni sordu, sen yine birden bire o konuksever ve neşeli halinle, benim için; biraz yorgundu, uzanmak istedi, siz rahatınıza bakın, ben geldiğinizi ona şimdi söylerim, o da çok sevinecek duyduğunda, dedin onlara...
 
Uyandırmayın, biz öylesine bir uğradık, dedi gelenlerden biri...Sonra saklandığım odanın kapısını açıp, sanki hiç kavga etmemişiz, birbirimizi hiç kırmamış gibi o sevinçli ve mutlu sesinle: Misafirlerimiz geldi, seni bekliyorlar, bekletme onları, sen onlara hoş geldin, derken, ben de bir şeyler hazırlarım, dedin...
 
Çıkmıyorum ,diyemezdim sana, ama aslında böyle demeyi hiç istemiyordum. Dışarı çıkıp omuzlarından hayatın yükünü almak, bu oyuna ben de katılmak istiyordum. Senden tamamen kopmak istediğim bir anda sana ne denli derinden bağlandığımı hissetmiştim o an...Kölen miydim, efendin mi; suçlu muydum, suçsuz muydum...Ben mi boyun eğmiştim sana, sen mi bana...Hiç düşünmüyordum bunları o an...Düşündüğüm senin l hiçbir şey olmamış gibi hayata kaldığı yerden nasıl devam etme gücü bulduğundu...
 
Ve işin garibi bu gücü bulduğun için sana neden derin bir bağlılık hissi duyduğumdu...

Kendimi topladıktan sonra misafirlerin yanına gittim. Onlara, hoş geldiniz, dedikten ve gönüllerini alan birkaç şey söyledikten sonra sana mutfağa, yanına geldim...Mutfakta bardakları hazırlıyor, o becerikli ellerinle tabaklara meyveler ve yemekler koyuyordun. Sırtın bana dönüktü...O an derin bir ürperti duydum...Çünkü sırtında yıllardır derinlerde, suların dibinde olduğunu sandığım o halin sana sımsıkı sarılmış bir şekilde duruyordu...
 
Hep gördüğüm gibi gözleri kapalı, elleri kenetlenmiş, yüzü soluk, nabzı durdu duracak haliyle...Eğilip öpmek istedim onu...Birden geriye dönüp sarıldın bana...Sarıl bana dedin, sen de sarıl...Beni bırakmazsan, beni seversen onu da sevmiş olursun, bak ben buradayım, o da burada..Onu hiç yanımdan ayırmadım ki...

Sarıldım sana ve anladım ki sana bugüne kadar hiç böyle sarılmamışım ben...İşte o an öbür kanadını da gördüm...Hep derinlerde, hep suların altında sandığım kanadını...

Cezmi Ersöz - Kambüs dergisinden...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyom ben yaa!!