20 Nisan 2011 Çarşamba

İçimin Dibi

   Şu dönem hayatımda büyük bir eksiklik var. Monoton anlar. Bunu gururla söyleyebiliyorum ki; ilk defa bu kadar renkli bir zaman süreci içersinden geçiyorum. Tabi ki bu, normalde çok sıkıcı bir hayatım olduğu manasına gelmiyor. O kadar garip ki, artık sıradan bir olayla karşı karşıya geldiğimde şaşırıyorum. Aslında iyi mi yoksa kötü mü diye tartışılır. Kendi kendimi şımartıyorum sanki... Sonuç olarak içimde hakim olan söz konusu huzuru böyle saçma sapan sorgulamalarla kaçırmak istemiyorum.

   Burada asıl sorgulanması yada ısrarla üzerinde durulması gereken kısım, bu çerçevenin içindeki renkler. İlk defa çizime bakmayacağım. Bu arada iş seyahatlerime verdiğim 1 günlük "gemi direği" molasından sonra, şu an Antep'ten Adana'ya geçmekteyim ve yan koltuklarda dedikoduya üşüşen teyzelerden birinin yaklaşık tam 50 dk.dır götünü gere gere oğlundan bahsediyor olması bile kulaklarımı tırmalamıyor nedense... Çok zekalı bir çocukmuş, bilgisayarın kasasını tüm parçalarına ayırıp hiç bozmadan toplayabiliyormuş. Hah! Çok havalı ya! Kaç yıldır yazılım sektöründe olmama rağmen ben bile beceremiyorum bunu .p

   Arayı soğutmadan tekrar renklere dönüyorum. Çizimim hep berbattı. Ama resim yapmaya çalışmaktan yıllar boyunca hiç bıkmadım. Yıllar sonra tekrardan kıvılcımlanan küçük serbest çağrışımla, beni küçükken birşeyler çizmeye en çok teşvik eden unsuru hatırladım; fosforlu yeşil pastel boyam. Eğer o tükendiyse, o kutu bitmiş sayılırdı. Artık ne mübarek bir renkse, yıllar öncesinde yaptığım boyamalarda hala canlı kalabilen tek renk o! Dikkat çekici ve kalıcı. Bildiğin su geçirmez ruj gibi yahu .p Şuan markasını bile hatırlayamadığım o ulvi marka, bilmem kaç sene önce piyasadan kalkarak beni hayal kırıklığına uğratmıştı. E haliyle unutuyor insan, onu beynimin kullanmadığım tozlu bi köşesine atmışım işte zamanla. Ta ki dün tekrar bulana kadar.

   İnanın bana, "Hatay, Antep'e 2 saat uzaklıkta" cümlesindeki o küçük, gizli, tatlı daveti çıkartıp neye dayanarak değerlendirdim hiç bilmiyorum. Muhtemelen ben dışında herkes için anlamsız olacak ama arşivcilikten bahsederken, öncesinde hiç planlamadan konuşmayı, "bana bir çöpçü balığı diyemezsin ama..." diyerek şenlendiren bir çatlağın davetinden bahsediyorum. Olayların gelişim sürecindeki aşamaların tamamı oldukça sıradışı olduğundan hiçbirine karşı şaşkınlığımı sergileyerek sizi oyalamayacağım. O fosforlu yeşilin öyle bir tonundan bahsediyorum ki, yaklaşık ta yüz metre ötede otobüsten indiği anda "geldim" diye aramasına gerek kalmadan kendini farkettirecek kadar dikkat çekici!

   Sık sık seyahat ettiğimden, konukseverlik nedir tam olarak anladım derken; 'O' oturdu tekrar yazdı. Hatta bir de "konukseverlik ile içtenlik birbirinden tamamen bağımsız kavramlardır" dedi. Tabi sözlü olarak demedi, yani bak şimdi bana yazdırdı. Boru değil lan! Bu iki anahtar kelimeyi bir arada taşıyabilmek her yiğidin harcı değil. Bu iki kavram bir aradayken tadından yenmiyor, zaman su gibi akıp geçiyor.

   Ayrıca lütfen hafife almayın. Kendisinin çok sıradan ve sıkıcı olduğunu savunabilecek kadar mütevazi bir akrepten bahsediyorum. Anlayın yani niye bu kadar dillendirdiğimi. Üstelik övünebileceği o kadar unsur varken. Zaten "seni otele yerleştirmeden dönmem" diyerek sergilediği maço tavırlara hiç değinmeyeceğim .)

   Hayatında insan sirkülasyonu çok fazla olan ve en sevmediği huyu çok kolay kestirip atabiliyo olması olabilen biri olarak o kadar uzun zaman sonra kendime bir 'ayna' bulmuşken bu sefer fosforlu yeşil hiç tükenmesin istiyorum. Bunu kimsenin vazgeçilmez ve kimsenin kimseye muhtaç olmadğını bilerek söylüyorum. Tüm samimiyetimle istiyorum ki bu renk tükenmesin.

   Her neyse. 'O'na ne kadar müteşekkir olduğumu yüzüne karşı dile getirirken de dalga geçti her zamanki gibi... Muhtemelen bunları okuyunca da aynısını yapacak. Yapsın. .) Bu da ona gelsin:

"Eyvallah annem!"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyom ben yaa!!