4 Mayıs 2009 Pazartesi

İNANMAK

Kuşku… İnanmak isteme halinin ilk gerekçesi budur. Duyular sayesinde algılanan herhangi bir kavram ilk olarak akılda kendisinin kabul edilebilirliğini ve doğruluğunu denetleyecek olan sorularla karşılaşacaktır. Eğer söz konusu kavram bu soruların hepsini uygun koşullarla aşıp süzgeçten geçebilirse kişinin zihnindeki yerini edinebilecektir. Fakat bu soruların birine veya birkaçına takılırsa, ilk olarak çelişki doğuracaktır. Bu andan itibaren kavramın; doğruluğunu, yanlışlığını, kabul edilebilirliğini belirleyecek olan, aklın kendi iradesiyle ya da dış etkenler yardımıyla alacağı yöndür. Eğer kişi, kuşkuyu dozunda kullanıp duyular sayesinde edinilen kavram veya bilgiyi tamamıyla denetleyemezse, zihindeki şeyler silsilesine birini daha ekleyecektir.
Sahip olduğumuz inançların, bilgilerin vb. birçoğunu bu yolla elde ederiz. Fakat tamamını değil. Bu bazen kişilerin öğreneceklerini mantık süzgecinden geçirmemelerinden kaynaklanır, bazen de öğrenilecek olanının kişi mantığı tarafından kavranamayacak kadar güç olmasından kaynaklanır. Genelliklede insanların hayatlarının; dönüm noktaları, hataları, kararları böyle noktalarda bilinçli ya da bilinçsiz olarak belirlenir. Ve ne yazıktır ki, bunların bir kısmı ailenin, arkadaşların, çevrenin uyguladığı yaptırımlar sebebiyle zorla da gerçekleşebilir. Böyle durumlarda kişiler yanlış kararlar alabilir, hayatlarını istemedikleri bir yöne doğru sürdürmek durumunda kalabilirler. Bu durumun ortaya çıkardığı dayanaksız inançlar, kuşkuyu ve çelişkiyi doğuracak, fakat zaman zaman dogmatik koşullar dolayısıyla mantık içersinde onaylanmadan kendini kabul ettirebilecektir. Dogmatik koşulların veya dış etkenlerin söz konusu olmadığı durumlarda ise kişi, yine söz konusu kavramı mantık olgusunu tam olarak aramadan zihnine alıyorsa bu, ya kişinin düşünme yetisi olmadığı ya da temelsiz inançlara sahip olduğu anlamına gelebilir.
Kavramlar genellikle kendi başlarına hareket etmez. Peşlerinde bir takım yargılar ve bağlı oldukları olguları da birlikte getirirler. Yani bir kavramın tek başına kabul edilmesi her zaman mümkün olmayabilir. Böyle kavramların kendilerini inanç haline getirebilmek için öne sürdükleri ilk koşul beraberindeki yargıların kabul edilmesidir. İnanılacak olan şeyin yargılarına göre kişi, onu benimseyecek veya reddedecektir. İşte durum bu aşamaya geldiği zaman, yapılacak fikir kararlaştırması oldukça önemlidir. İnanmamız gerekene gerçekten inanmamız gerekli midir? Gerekli olması, zorunlu olarak inanmak durumunda bırakılmaktan mı kaynaklanmakta, yoksa ihtiyaç olduğu için mi? Peki inanılacak olanın koşulları kişiyi zorlayacak mıdır? Koşullardan herhangi biri önceki inançlarımızla çelişmekte midir? Oluşan çelişki kişiyi daha çok kararsızlığa mı sürükleyecek, daha çabuk karar vermesini mi sağlayacaktır? Verilen kararda çevre etkeninin rolü ne olacaktır?
İnanılacak olanın gerekliliği, onun toplum tarafından ne kadar kabul gördüğüyle, kişinin algılama kapasitesi ve o güne kadar edindiği tecrübelerle doğru orantılıdır. İnsanın bildikleri, söz konusu olan şeye inanma durumunu gerekli görüyorsa ve gerekli olanın koşullarında tecrübelere ters bir durum yoksa kişi olguyu tüm koşullarıyla birlikte kabul edecektir.
Bahsi geçen şey bir doktrin olabilir. Doktrinler, savundukları düşüncenin ana hattıyla birlikte birde yan düşüncelerinin tamamının kabul edilmesi yaptırımını sunarlar. Kişi bir doktrini kabul etmek istediğinde yan düşüncelerden herhangi birine dahi inanmazsa doktrin amacından sapabilir, yanlış yönlere sürüklenebilir veya amacının tam tersi bir durum içine girebilir. Böyle haller zaman zaman insanda takıntı ve paranoya durumunu da ortaya çıkarabilir.
Doktrinlere örnek olarak din verilebilir. Dinlerin bilimsel olarak somut bir kanıta sahip olmamalarına rağmen yapısı bütünlüğü doğrultusunda kişilerin zihinlerinde büyük etkileri ve yaptırımları vardır. Herhangi bir dini, inanç olarak kabul ederken onu tamamıyla kabul etmek durumundayızdır. İbadetler, kurallar, yaptırımlar arasında seçim yapma şansınız yoktur. Eğer bunların herhangi birinde bir ayrım yapmaya kalkılacak olunursa amaç, hedefinden sapma yapar. Hangi fikir, hangi inanç söz konusu olursa olsun, bütünüyle alınmadığı takdirde amaçtan uzaklaşma gerçekleşecektir. Ayrıca inancın gerçekçiliği, yapmış bulunduğu bağlantılar arasındaki ilişkiler de onun kabul edilebilirliğinde rol oynar. Mesela toplum tarafından kabul görmemiş, somut dayanakları olarak hiçbir inandırıcılığı bulunmayan, değindiği noktalarda çelişki barındıran kavramlar, tarafımızdan kabul görmezler. Buradan da açıkça anlaşılabileceği gibi kavramların ve beraberinde getirdiği yan düşüncelerin benimsenebilirliği onların mantık durumuna uygunluğuyla alakalıdır. Ve yine anlaşılabileceği gibi bir kavramın işleyişini sürdürebilmesi, tamamıyla kabul edilmesiyle gerçekleşir.
Diğer bir örnek olarak ahlak kuralları verilebilir. Ahlaki kuralların her biri birbiriyle bağlantılıdır ve uygulanmadığı takdirde soyut yaptırımları vardır. Bu kuralların yaptırımlarının olması, toplumun çoğunluğu tarafında kabul görmüş olmasından ve her bölge veya ülkenin kendine ait ahlak kuralları olmasından kaynaklanır. Böylece birlik halinde yaşamanın kuralları konmuş olur. Bahsedilen yaptırımlar kınama, ayıplanma, toplumdan dışlanma gibi yaptırımlardır. Mesela en basitini ele alacak olursak; büyüklerinize saygı gösteriyor olabilirsiniz fakat çevreniz içersinde ağır bir argo kullanarak konuşuyor olmamız, bu kuralları tamamen kavrayamadığımız anlamına gelir.
Kimi zaman inanılacak olan kavramın koşulları kişileri zorlayabilir, güç durumlara düşürebilir. Böyle durumlarda öncelikle, bahsi geçen koşullara uyum sağlamak gerekir. Ancak buradan sonra herhangi bir mantıksal engelle karşılaşmadan olgu kabul edilebilir. Diğer türlü bir durumda, ilk önce olgu yüzeysel olarak kabul edilse bile daha sonrasında problem teşkil edebilir. Bu sebepten dolayı inançlar kişi mantık silsilesine uygun hale getirilmeli ya da inanç olarak benimsenmemelidir. Benimsense dahi, geçerliliğinin kısa olacağı bilinmelidir.
İnançlarımızın, bize ne kazandırdığı ya da ne kaybettirdiği her zaman değişkendir. İnandığımız olgular içerdiği çelişkiler ve kesinlikler doğrultusunda, davranışlarımızı belirler. Sahip olduğumuz inançların bazen yeni edinilebilecek bilgi ve kavramları engelleyebilir. Bunların en başında, cehaletin temellerinin bir kısmını oluşturan batıl inançlar gelir. Hiç birinin, bir tek bile mantıksal dayanağı yoktur. Tek başlarına sadece saçma düşünceler silsilelerinden başka bir şey değildirler. Bunlar zaman zaman kişilerin inançlarını etkileyebilirler. Bir diğer açıdan, birbirleriyle mantık bağı içersinde bulunan olguların kopmasına sebep olabilirler.
Tüm bu durumlara dayanarak inanmak istediğimiz olgunun bize getirdiği şartlar doğrultusunda ona inanmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Tabi dozunda kullanılan kuşku yardımıyla… Ortaya çıkan mantık bağdaşmazlıklar çözümlenmeli, yine mantığa aykırı bir durum varsa kişi sahip olduğu bilgi ve inançlar doğrultusunda kişi kendini sorgulamalıdır. Her türlü doktrinin beraberinde yaptırımlarda getiriyor olması unutulmamalıdır. Öğrenilmesi, inanılması gerek görülen olgular; algı zinciri içersindeki kurallar nezaretinde iyi denetlenmeli, birbirleri arasındaki bağlar ve bağdaşmazlıkların durumu açısından karşılaştırma yapılmalıdır. Her duyulan değil, her araştırılıp doğruluğundan emin olunan kavram, inanç veya bilgi olarak kabul edilebilir. Bunlar aklıselim bir inanış yapısına sahip olabilmek için uygulanması gereken ölçütlerin önemli olan bir kaçıdır.
Sonuç olarak her bir inanç kendi içersinde sistemli bir yapıya sahip olup, belirli gereksinimler taşımaktadır. İnanılması gerekeni var olan bütünlüğüyle edinebilmek için, bu yapının bağlı olduğu diğer olgularla birlikte kabul görmek gerekir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyom ben yaa!!